Kaçak yollarla bindiği “Anadolu Ekspresi” ile İstanbul’a ayak bastığında sırtında papatya desenli bir mintan, altında “kara dimi” bir şalvar, ayaklarında tabanı delik lastik ayakkabılar ve cebinde bir miktar parası vardı.
Okula gitmek üzere her biri bastıkça gıcırdayan ahşap merdivenden aşağı inip, sondan ikinci basamağına oturdu. Sahanlıktaki lastik pabuçlarını çamurlarından temizlemeye başladı. Bütün harfleri silinip okunamaz hale gelen ve babasının “cızlavet” diye telaffuz ettiği “gislaved” yazısını ezbere biliyordu.
Çocukluğu ev ve atölye arasında geçen Reha, yıllarca bahçedeki kör kuyuda yaşayan devi merak etmişti. Onunla ilgili anlatılan efsanelerden biri de anne ve babasının sözünü dinlemeyen haylaz çocukları devin cezalandırmasıydı.
Boğazın soğuk suları gökyüzünün kül rengine bürünmüştü. Karşılıklı olarak deniz üzerinde gidip gelen vapurlardaki yolcuların halet-i ruhiyesini düşündü. Çoğunlukta olanlar hangisiydi? Hüzün ve kedere gark olanlar mı yoksa mutlu ve huzurlu olanlar mıydı? Görevlinin,
Yaşlı adam başını hafifçe iki yana sallayarak yumuşak bir ses tonuyla,
“Bakmayın bu şekilde giyindiğime kızım, ben dilenci değilim" dedi. "Lâkin sakalım var diye yobaz olarak görüyorsan buna da bir itirazım olmaz.”
Kızın söylediklerine aldırış etmeden nasihate başladı.
Hastayı kaderiyle baş başa bırakıp koridorda yürürlerken, duydukları bağrışmalar üzerine durup geriye doğru baktılar. Sedye üzerinde götürülen bir genç kızın sesiydi bu. Görevliler onu güçlükle zapt ediyordu.
İçine girdikleri kahvehanenin kapı ve pencereleri sıkıca kapatılmıştı. Hemen herkesin elinde bir sigara vardı. İçerisi dumana boğulmuş göz gözü görmüyordu. Bir grup yaşlı insan, varilden bozma sobanın etrafında halka olup, ısının etrafa yayılmasına mâni oluyordu.
Adam lahana gibi kat kat giyinmişti. Orijinal renginden eser kalmamış deri gocuğunun zorla iliklenen düğmeleri arasından yün fanilası görünüyordu. Atkısıyla boynunu ve kulaklarını iyice sarıp sarmalamıştı.
Kapı numaralarını kontrol ederek koridorda yürümeye başladı. Karşı yönden gelmekte olanları görünce yol vermek için kenara çekildi. İki genç, kollarına girdikleri yaşlı adamı mecalsiz ayakları üzerinde yürütmeye çalışıyorlardı.
İstanbul’a geldiğinden beri hiç köye gitmemişti. Annesiyle olan tek irtibatı zarfına, “Manifaturacı Kâmil eliyle” notunu düşerek gönderdiği mektuplardı. Her defasında zarfın içine bir miktar para ve yıllar itibariyle çektirmiş olduğu en son fotoğrafını koymayı ihmal etmiyordu.
Üzerinden geçtiği taş köprünün gözlerinden beyaz köpükler saçarak çağlayan suyun sesi hâlâ kulaklarındaydı. Itrî’nin se gâh makamındaki bayram tebriki ve salat-ı ümmiyyesi gibi insanın içine huzur veriyordu.
Vücudundaki darpların nihayete erdiğini düşündüğü bir anda yüzüne çarpan sıcak sıvının etkisiyle gözünü açtı. Başını çevirip baktığında dehşet içinde kalmıştı. Üzerine doğru fışkıran kandan kurtulmak için ani bir hareketle ayağa kalktı.
Çopur, arabaya yüklediği buğday çuvallarıyla komşu köye gitmek üzere evden ayrıldığında, gökyüzünde pamuk şeker gibi duran pembe bulutlar güneşin doğmak üzere olduğunun habercisiydi.
Evin ve atölyenin taş duvarları arasına çöken toprak damlar, üzerinde yabani otların hayat bulduğu birer mümbit araziye dönüşmüştü. İçlerinde yetişen incir ağaçlarının tomurcuklanan yaprakları, açmak için uygun zamanı kolluyordu.
Çamur sıvalarının altından taş duvarları çıkmış iki katlı evin önünde yaşlı bir kadın ellerini semaya açmış,
“Rabbim! Sana şükürler olsun oğlum döndü” diye nida ediyordu.
geri döndüğünde güneş, esaretinden kurtulduğu bulutların rengini kızıla boyamaya başlamıştı. Arabayı gören çocuklar koşarak yanına gelmişti. Kiminin eli kedi yavrusu sever gibi önü yıldızlı kömür karası arabanın üzerinde dolaşırken kimi de nikelajlı jantların parlaklığında saçını tarıyordu...
Gözü az ilerde yer alan ve küçük bir kulübeyi andıran kerpiç yapının kapısındaki yazıya ilişti. Üç adet taş basamakla çıkılan tek kanatlı ahşap kapının üzerinde “Gazilane” yazıyordu. Şeklini bozduğu harflerden taşan kırmızı boya, birer kan damlası gibi aşağı doğru akmıştı.
Taş duvarları arasına çöken toprak dam, üzerinde yabani otların hayat bulduğu mümbit bir araziye dönüşmüştü. İçinde bulunduğu bahçenin etrafını saran bakımsız ağaçlar, harabenin içler acısı halini gizlemeye çalışıyordu.
Yüksek taş duvarları birbirinden ayıran çift kanatlı demir kapının önüne geldiğinde durup arabadan indi. Bagajdan aldığı kazma, kürek ve Kimsesizler Mezarlığı’nın 101 numaralı kabrinden çıkan bir torba kemikle birlikte mezarlıktan içeri girip; musallanın kıble tarafında yer alan taşın yanına geldi.
Çoban, köpeğine seslenmişti. Aldığı komut üzerine kesik kesik havlamasına son veren köpek, çember gibi kıvırdığı kuyruğunu sallayarak sahibinin yanına gitti. Heybetli duruşu, uzun bacakları ve iri pençeleriyle dosta güven düşmana korku salıyordu.