Okula gitmek üzere her biri bastıkça gıcırdayan ahşap merdivenden aşağı inip, sondan ikinci basamağına oturdu. Sahanlıktaki lastik pabuçlarını çamurlarından temizlemeye başladı. Bütün harfleri silinip okunamaz hale gelen ve babasının “cızlavet” diye telaffuz ettiği “gislaved” yazısını ezbere biliyordu.
Üzerindeki bağcık desenlerinden eser kalmayan ayakkabılarını giyip önünde birleştirdi. Dirseklerini dizlerine dayayıp başını elleri arasına aldı. Bakışlarını, deliğinden çıkmış bir keler başı gibi aşağı yukarı hareket ettirdiği baş parmağına sabitledi…
Başını öne eğmiş, sol ayakkabısının delinen ucunu sağ ayağının tabanıyla kapatmaya çalışıyordu. Halini gören babası yanına gelerek, çenesinden tutup başını hafifçe yukarı kaldırdı. Yanaklarını avuçları arasına alarak,
“Üzülme yavrum” dedi. “Ben bu hafta pazardan sana bağcık desenli yeni bir cizlavet alırım.”
Nasırlı elleri birer çalı dikeni gibi yüzünü tırmalarken ilk kez babasının yüzüne bu kadar dikkatli bakıyordu. Tebessüm ederken, çatlak dudakları arasından tütün sarısı dişleri görünüyordu. Kalın ve gür kaşların altındaki mahcup gözlerinden çıkan bakışları birer ok gibi yüreğine saplanmıştı. Kemerli burnunun altındaki arada bir uçlarını burduğu kırlaşmış bıyıkları, kırışık derili zayıf yüzü nün yarısına kadar uzanıyordu. Yüreğine işleyen şefkat dolu bakışları karşısında daha fazla dayanamadı.
“Geç kalıyorum” deyip koşarak okulun yolunu tuttu. Çift kanatlı demir kapıdan içeri girip, bahçede sıra olan talebelerin arasına katıldığında henüz yoklama alınıp andımız okunmamıştı…

Bağcıklı İskarpin
TeReKe Romanından Alıntı
